mercoledì 31 dicembre 2025

20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname sonrası tamamlayıcı koruma: içtihat sürekliliği ve son derece yargı kararlarında özel ve aile hayatının korunması

 20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname sonrası tamamlayıcı koruma: içtihat sürekliliği ve son derece yargı kararlarında özel ve aile hayatının korunması


Özet

Bu çalışma, Göç, uluslararası koruma ve Avrupa Birliği vatandaşlarının serbest dolaşımı alanında uzmanlaşmış bir Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen ve 286 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 19. maddesinin 1 ve 1.1. fıkraları uyarınca tamamlayıcı koruma kapsamında oturma izni verilmesi hakkını tanıyan yakın tarihli bir kararı incelemektedir. Başvurucunun “üst düzey” koruma türlerinden feragat ettiği bir yargılama süreci sonunda verilen karar, 20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (50/2023 sayılı Kanun ile dönüştürülmüştür) sonrasında tamamlayıcı korumanın hukuki rejimi üzerine sistematik bir değerlendirme yapılmasına ve özellikle Yargıtay içtihadının, bilinçli olarak esnek bırakılmış normatif bir hükmün içeriğinin doldurulmasındaki merkezi rolüne ışık tutmaktadır. Kararın tam metni Calameo yayını olarak şu adreste erişilebilir durumdadır: https://www.calameo.com/books/00807977541b94e1f7da1


1. Giriş

Tamamlayıcı koruma, günümüzde İtalyan göç hukukunun en hassas alanlarından birini oluşturmaktadır. Bu kurum, anayasal sığınma hakkı, devletin üstlendiği uluslararası yükümlülükler ve göç akımlarının denetlenmesine ilişkin yasama politikaları arasında bir kesişim noktasında yer almaktadır. İncelenen karar bu bağlamda, yürürlükteki hukuki çerçevenin gerekçeli bir yeniden inşasını sunmakta ve ulusal ile ulusüstü yargı içtihadı tarafından geliştirilen ölçütlerin somut uygulanmasına dair önemli bir örnek teşkil etmektedir.

2. 20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname sonrası normatif çerçeve

Mahkeme, Göç Tek Metni’nin 19. maddesinin evrimini ayrıntılı biçimde inceleyerek değerlendirmeye başlamaktadır. 2020 reformu, özel ve aile hayatının korunmasına ilişkin değerlendirme ölçütlerini tipikleştirmişken, 20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname 1.1. fıkranın bazı bölümlerini yürürlükten kaldırarak maddeye yeniden müdahale etmiştir. Bununla birlikte bu müdahale, yabancının özel ve aile hayatına saygı hakkının korunmasını ortadan kaldırmamış; bu hak, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi başta olmak üzere anayasal ve sözleşmesel yükümlülüklerde dayanağını korumuştur.

Karar, mevcut düzenlemenin yorumcuyu, 2020’de getirilen yoğun normatif tipikleştirme aşamasını aşarak, içtihat kökenli değerlendirme ölçütlerine yeniden yönelttiğini vurgulamaktadır. Bu bakımdan tamamlayıcı koruma içeriğinden yoksun bırakılmamakta, aksine dengeleme işlevi yeniden hâkimin takdirine bırakılmaktadır.

3. Yüksek yargı içtihadının rolü

Kararda, Yargıtay içtihadına yapılan atıf özel bir önem taşımaktadır. Yüksek Mahkeme, 2023 reformunun yabancının temel haklarının korunmasında bir gerilemeye yol açmadığını açıkça ortaya koymuştur. İncelenen karar, tamamlayıcı korumanın, ulusal topraklarda oluşan yerleşikliğin kamu yararıyla izlenen hedefler karşısında sınır dışı etmeyi orantısız kılacak düzeyde olduğu durumlarda tanınabileceği yönündeki yaklaşımı benimsemektedir.

Bu çerçevede derece mahkemesi, daha önce insani koruma alanında geliştirilmiş olan dengeleme ve orantılılık ilkesine açıkça atıfta bulunarak, farklı normatif dönemler arasındaki sistematik sürekliliği yeniden teyit etmektedir.

4. Yerleşiklik ve özel hayatın değerlendirilmesi

Kararın gerekçesel merkezini, başvurucunun özel hayatının somut değerlendirilmesi oluşturmaktadır. Mahkeme; İtalya’daki ikamet süresi, istikrarlı çalışma hayatı, ekonomik bağımsızlık, dil bilgisi, sosyal ilişkiler ve kabul sisteminin dışında bağımsız yaşama kapasitesi gibi entegrasyon göstergelerini bütüncül ve parçalı olmayan bir yaklaşımla ele almaktadır.

Bu unsurlar, yerleşik bir özel hayatın göstergesi olarak yorumlanmakta; kamu düzeni veya kamu güvenliğine ilişkin zorunlu nedenler bulunmadığı sürece, bu hayatın ihlalinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesiyle bağdaşmadığı kabul edilmektedir. Menşe ülkeye dönüş, soyut bir değerlendirme olarak değil, İtalya’da elde edilen yaşam koşullarının ciddi biçimde zedelenmesi ve kökten kopuş riskiyle bağlantılı olarak ele alınmaktadır.

5. Sonuç

Karar, 20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname sonrasında da tamamlayıcı korumanın yabancının temel haklarının korunması açısından vazgeçilmez bir araç olmaya devam ettiğini teyit etmektedir. Katı normatif ölçütlerin yokluğu bir koruma boşluğu yaratmamakta; aksine anayasal, sözleşmesel ve içtihadi parametrelere dayanan sorumlu bir yargısal takdir kullanımını zorunlu kılmaktadır.

Bu perspektifte karar, sistemin sürekliliğine ve rasyonelliğine dayalı bir yorum çizgisinde yer almakta; etkin entegrasyon ve sosyal yerleşikliğin, yabancının ülke dışına çıkarılmasının hukuka uygunluğunun değerlendirilmesinde tali değil, merkezi unsurlar olduğunu bir kez daha vurgulamaktadır.


Avv. Fabio Loscerbo

domenica 21 dicembre 2025

Tamamlayıcı koruma, anayasal sığınma hakkı ve 20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname sonrasında özel ve aile hayatının korunması: Tribunale di Bologna’nın 12 Aralık 2025 tarihli bir kararına ilişkin değerlendirmeler (genel esas numarası 8151/2024)

 Tamamlayıcı koruma, anayasal sığınma hakkı ve 20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname sonrasında özel ve aile hayatının korunması: Tribunale di Bologna’nın 12 Aralık 2025 tarihli bir kararına ilişkin değerlendirmeler (genel esas numarası 8151/2024)


Özet
Bu çalışma, 12 Aralık 2025 tarihinde Tribunale di Bologna tarafından verilen ve 19. madde uyarınca özel koruma kapsamında oturma izni verilmesi hakkını tanıyan kararı (genel esas 8151/2024) incelemektedir. Karar, 10 Mart 2023 tarihli ve 20 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile getirilen ve 5 Mayıs 2023 tarihli 50 sayılı Kanunla dönüştürülen değişikliklerin ardından ortaya çıkan tartışmalar bağlamında ele alınmakta; tamamlayıcı korumanın, anayasa tarafından güvence altına alınan sığınma hakkının bir görünümü olarak sistematik bir yeniden inşasını sunmaktadır. Çalışmada özel ve aile hayatının rolüne, karşılaştırmalı değerlendirmenin işlevine ve anayasal yükümlülüklerle uluslararası sözleşme kaynakları arasındaki ilişkiye, Corte di Cassazione’nin en güncel içtihatları ışığında özel önem atfedilmektedir.


1. 2023 sonrası tamamlayıcı korumanın normatif çerçevesi

2023 reformu, Göç Tek Metni’nin 19. maddesinin yapısını köklü biçimde etkilemiş; 2020’de getirilen metinde özel ve aile hayatına ilişkin ölçütleri açıkça belirleyen hükümleri yürürlükten kaldırmıştır. Bu yasama müdahalesi, idari uygulamada, özel korumanın daraltıldığı ve katı anlamda artık yalnızca ikincil bir geri göndermeme (non-refoulement) kuralına indirgendigi yönünde bir algıyı beslemiştir.

İncelenen karar bu yorumu açık biçimde reddetmekte ve mevcut çerçeveyi, 2020 öncesi rejime esaslı bir dönüş olarak yeniden kurmaktadır. Bu rejimde insani koruma —bugün tamamlayıcı koruma—, 286/1998 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 5/6 ve 19. maddelerinde atıf yapılan anayasal ve uluslararası yükümlülüklere doğrudan dayanmaktaydı. Mahkemeye göre, belirli yasal göstergelerin yürürlükten kaldırılması, maddi koruma hakkının ortadan kalktığı anlamına gelmez; bu hak, sınır dışı etme ve uzaklaştırma tedbirlerine karşı aşılmaz bir sınır olarak varlığını sürdürür.


2. Tamamlayıcı koruma ve anayasal sığınma hakkı

Kararın en dikkat çekici yönlerinden biri, tamamlayıcı koruma ile İtalyan Anayasası’nın 10. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenen sığınma hakkı arasında kurulan açık bağdır. Mahkeme, özel korumanın idarenin takdirine bağlı bir lütuf olmadığını; aksine, asgari bir yaşam onuru standardını güvence altına alan anayasal sığınma hakkının uygulanma biçimlerinden biri olduğunu vurgulamaktadır.

Bu perspektiften bakıldığında, tamamlayıcı koruma, yalnızca Avrupa Birliği hukuku ya da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin asgari gerekleriyle sınırlı olmayan, daha geniş bir kapsama kavuşmaktadır. Anayasal yükümlülüklere yapılan atıf, iç hukuk düzeninin daha yüksek bir koruma düzeyi sağlamasına imkân tanır ve bu düzey, yalnızca daha sınırlayıcı ulusüstü ölçütlere dayanılarak daraltılamaz.


3. Korumanın merkezi ölçütü olarak özel ve aile hayatı

Karar, özel ve aile hayatının korunmasına geniş bir gerekçe ayırmakta; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesine ve bunun Anayasa’nın 2, 3 ve 10. maddelerindeki köklerine atıf yapmaktadır. Özel hayat, statik ya da yalnızca ailevi bir kavram olarak değil; bireyin kimliğini geliştirdiği sosyal, mesleki ve duygusal ilişkilerin bütünü olarak ele alınmaktadır.

Mahkeme, entegrasyonun yalnızca istihdam unsuruna indirgenemeyeceğini —her ne kadar önemli olsa da—, bütüncül ve somut boyutuyla değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. Özel hayatını İtalya’da kökleştirmiş bir yabancının zorla ülkeden çıkarılması, nitelikli bir kırılganlık riski doğurur ve menşe ülkede zulüm ya da insanlık dışı muamele bulunmasa dahi temel hakların ihlali sonucunu doğurabilir.


4. Karşılaştırmalı değerlendirme ve orantılılık ilkesi

Kararın temel dayanaklarından biri, menşe ülkedeki durum ile İtalya’da ulaşılan entegrasyon düzeyi arasında yapılan karşılaştırmalı değerlendirmedir. Mahkeme, Yargıtay’ın yerleşik içtihadı doğrultusunda, somut ve güncel unsurlara dayanan, kamu yararının (uzaklaştırma) temel hakların korunmasıyla dengelendiği, olay bazlı bir değerlendirme gerektiğini kabul etmektedir.

Yargıtay’ın en yeni kararlarıyla uyumlu biçimde, entegrasyonun “tamamlanmış” ya da nihai bir süreç olmasının şart olmadığı; uzaklaştırmayı orantısız kılacak ölçüde etkili bir köklenmenin varlığını gösteren açık, ciddi ve tutarlı emarelerin yeterli olduğu belirtilmektedir. Bu bağlamda, yumuşatılmış karşılaştırma, geri dönüşün özel ve aile hayatı koşullarında insan onurunun özünü zedeleyecek ölçüde ciddi bir bozulmaya yol açıp açmayacağını denetlemenin aracı hâline gelir.


5. Sistemik etkiler ve geleceğe dair perspektifler

Tribunale di Bologna’nın kararı, yargısal ve idari uygulama bakımından kayda değer bir katkı sunmaktadır. Karar, 2023 reformunun tamamlayıcı korumayı içerikten yoksun bırakmadığını; aksine, bu kurumun ölçütlerinin anayasal ve sözleşmesel ilkeler ışığında yeniden inşası görevini hâkime bıraktığını netleştirmektedir.

Ortaya çıkan tablo, otomatik olmayan ancak titiz bir koruma modelidir: sosyal entegrasyon tam hukuki değer kazanmakta, özel ve aile hayatı ise dengeleme sürecinin merkezine yerleşmektedir. Göç kontrol politikaları ile temel hakların korunması arasındaki gerilimlerle şekillenen bir bağlamda, karar, hâkimin yabancı kişinin onurunun nihai güvencesi olarak rolünü yeniden teyit etmektedir.


Yayına atıf
12 Aralık 2025 tarihli Tribunale di Bologna kararının (genel esas 8151/2024) tam metni, Calameo’da yayımlanan sürümde aşağıdaki bağlantıdan erişilebilir:
https://www.calameo.com/books/0080797751346a938fdea


Avv. Fabio Loscerbo

sabato 20 dicembre 2025

Tamamlayıcı koruma, özel hayat ve sınır dışı etme yetkisinin sınırları: Bologna Mahkemesinin 12 Aralık 2025 tarihli kararı üzerine değerlendirme, genel kayıt 13822/2025

 Tamamlayıcı koruma, özel hayat ve sınır dışı etme yetkisinin sınırları: Bologna Mahkemesinin 12 Aralık 2025 tarihli kararı üzerine değerlendirme, genel kayıt 13822/2025

Özet
Bologna Mahkemesinin 12 Aralık 2025 tarihli, genel kayıt 13822/2025 sayılı kararı, 25 Temmuz 1998 tarihli ve 286 sayılı İtalyan Yasama Kararnamesinin 19. maddesi uyarınca tamamlayıcı korumaya ilişkin içtihadın gelişimine önemli bir katkı sunmaktadır. Karar, özel ve aile hayatına saygı hakkının, idarenin ikamet iznini reddetme ve sınır dışı etme yetkisine maddi bir sınır teşkil ettiğini açıkça ortaya koymakta; yabancının ulusal topraklarda fiilî bir kök salma durumunun tespit edilmesi hâlinde, bu korumanın bir “öznel hak” niteliği taşıdığını yeniden teyit etmektedir. Bu çalışma; entegrasyonun değerlendirilmesine ilişkin ölçütleri, orantılılık ilkesini ve 10 Mart 2023 tarihli, 20 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girmesinden önce yapılan başvurulara uygulanacak geçiş rejimini incelemektedir.


1. Tamamlayıcı korumanın hukuki çerçevesi

Tamamlayıcı koruma, 21 Ekim 2020 tarihli ve 130 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile yeniden düzenlenen ve 18 Aralık 2020 tarihli, 173 sayılı Kanunla dönüştürülen İtalyan Göç Tek Metninin 19. maddesinin 1 ve 1.1 fıkralarına dayanmaktadır. Bu reform, reddetme ve sınır dışı etme yasağını yalnızca zulüm riski ya da insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele tehlikesine değil, aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. maddesiyle uyumlu biçimde özel ve aile hayatına saygı hakkının korunmasına da bağlayarak koruma alanını önemli ölçüde genişletmiştir.

Bu çerçevede tamamlayıcı koruma, artık mülteci statüsü ya da ikincil koruma koşulları bulunmasa dahi, ulusal topraklardan zorla çıkarılmanın temel haklarda orantısız bir ihlale yol açacağı durumları kapsayan, tali fakat bağımsız bir hukuki araç olarak ortaya çıkmaktadır.


2. Bologna Mahkemesinin incelediği olay

İncelenen kararda, Tribunale Ordinario di Bologna, Bölgesel Komisyon tarafından yapılan ve emniyet makamlarınca benimsenen, başvurucunun toplumsal entegrasyon düzeyine ilişkin olumsuz değerlendirmeye dayalı tamamlayıcı koruma reddinin hukuka uygunluğunu denetlemiştir.

Mahkeme, başvurucunun yaşam seyrini ayrıntılı ve analitik biçimde yeniden inşa etmiş; İtalya’da uzun süreli ikamet, aile çekirdeğinin istikrarı, çocukların okul hayatı, kesintili olsa da yürütülen çalışma faaliyeti ve barınma özerkliği gibi unsurlara özel ağırlık tanımıştır. Bu hususlar, ulusal topraklarda kazanılan entegrasyonun gerçekliğini yansıtacak şekilde bütüncül ve parçacı olmayan bir değerlendirmeyle ele alınmıştır.


3. Özel hayat, entegrasyon ve orantılılık ilkesi

Kararın en dikkat çekici yönlerinden biri, özel hayat kavramının geniş yorumudur. Buna göre özel hayat; bireyin kişisel kimliğini oluşturan sosyal, duygusal ve mesleki ilişkiler ağını kapsar. Bu bağlamda entegrasyon, ideal ya da mutlak bir sonuç olarak değil; İtalyan toplumsal yaşamına katılmaya yönelik her kayda değer çabayla ortaya konulabilen dinamik bir süreç olarak anlaşılmaktadır.

Mahkeme, orantılılık ilkesine açıkça atıf yaparak, devletin yabancının özel ve aile hayatına müdahalesinin ancak ulusal güvenlik veya kamu düzenine ilişkin somut ve güncel ihtiyaçlarla gerekçelendirildiği ölçüde meşru sayılabileceğini vurgulamaktadır. Bu tür gerekçelerin bulunmaması hâlinde, ulusal topraklardan çıkarma işlemi temel hakların haksız bir sınırlandırması niteliğini taşır ve hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. maddesine hem de Göç Tek Metninin 19. maddesinin amacına aykırıdır.


4. Geçiş rejimi ve uygulanacak hukuk

10 Mart 2023 tarihli ve 20 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 7. maddesinde öngörülen geçiş rejiminin hatırlatılması özel önem taşımaktadır. Mahkeme, bu kararnamenin yürürlüğe girmesinden önce yapılan başvuruların önceki mevzuata tabi olmaya devam edeceğini teyit etmektedir. Bunun sonucu olarak, iki yıllık süreli, yenilenebilir ve çalışma amaçlı ikamet iznine dönüştürülebilir bir oturma izninin tanınması gerekmektedir.

Bu açıklama, daha kısıtlayıcı kuralların geriye dönük uygulanmasını hedefleyen ve hukuki güvenlik ile meşru beklentilerin korunması ilkelerini ihlal eden idari uygulamalara karşı sistematik bir önem taşımaktadır.


5. Sonuç değerlendirmeleri

Bologna Mahkemesinin 12 Aralık 2025 tarihli, genel kayıt 13822/2025 sayılı kararı, artık yerleşik hâle gelmiş bir içtihat çizgisi içinde yer almakta ve tamamlayıcı korumanın yargı yoluyla ileri sürülebilen tam bir öznel hak olduğu anlayışını güçlendirmektedir. Karar, entegrasyon değerlendirmesinin maddi ve bireyselleştirilmiş olması gerektiğini; idarenin kalıplaşmış ya da salt şekli değerlendirmelerle yetinemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Kararın tam metni, inceleme ve ayrıntılı değerlendirme için Calameo platformunda aşağıdaki bağlantı üzerinden erişime açıktır:
https://www.calameo.com/books/0080797751165099142b8

Avv. Fabio Loscerbo

martedì 16 dicembre 2025

Başlık: Cutro Kararnamesi’nden sonra tamamlayıcı koruma: gerçekte ne anlama geliyor?

 Başlık: Cutro Kararnamesi’nden sonra tamamlayıcı koruma: gerçekte ne anlama geliyor?


Göç Hukuku podcast’inin yeni bir bölümüne hoş geldiniz.
Ben Avv. Fabio Loscerbo.

Bugün, 5 Aralık 2025 tarihli Bologna Mahkemesi’nin önemli bir kararından ve tamamlayıcı koruma konusundan bahsediyoruz.

Cutro Kararnamesi’nden sonra birçok kişi bu koruma türünün kaldırıldığını düşündü. Ancak Mahkeme açıkça şunu söylüyor: bu doğru değil. Tamamlayıcı koruma hâlâ yürürlüktedir.

Basitçe söylemek gerekirse, İtalyan Devleti yabancı kişilerin temel haklarına saygı göstermeye devam etmek zorundadır. Bu haklardan biri de özel hayat hakkıdır. Yani İtalya’da kurulmuş bir hayatın – iş, ilişkiler ve istikrarın – devam etme hakkıdır.

Yasa değişti, evet, ama koruma ortadan kalkmadı. Değişen şey, artık katı kuralların olmamasıdır. Şimdi hâkim her durumu kişisel olarak, tek tek değerlendirmek zorundadır.

Bologna Mahkemesi’nin incelediği olayda çalışma çok önemliydi. Sadece gelir olduğu için değil, çünkü çalışma sayesinde insanlar ilişkiler, arkadaşlıklar ve normal bir hayat kurarlar.

Ancak dikkat: tamamlayıcı koruma otomatik değildir ve genel bir af değildir. Kamu düzeni veya güvenlikle ilgili ciddi sorunlar varsa, koruma reddedilebilir.

Mesaj nettir: İtalya’da gerçek ve düzenli bir hayat kurmuş olan kişiler korunabilir, ancak her durum dikkatle değerlendirilmelidir.

Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Ben Avv. Fabio Loscerbo ve bu Göç Hukuku podcast’iydi.

20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname Sonrası Hukuki Rejim Çerçevesinde Tamamlayıcı Koruma: AİHS’nin 8. Maddesi Kapsamında Özel Hayatın Korunmasının Sürekliliği ve Yabancılar Hukuku Tek Metni’nin 5. Maddesinin 6. Fıkrasının İşlevi



20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname Sonrası Hukuki Rejim Çerçevesinde Tamamlayıcı Koruma: AİHS’nin 8. Maddesi Kapsamında Özel Hayatın Korunmasının Sürekliliği ve Yabancılar Hukuku Tek Metni’nin 5. Maddesinin 6. Fıkrasının İşlevi

Calameo’da yayımlanan kararın tam metnine atıfla:
https://www.calameo.com/books/008079775ebab26d3b1ae

Giriş

Bu çalışma, Bologna Asliye Mahkemesi’nin Göç, Uluslararası Koruma ve Avrupa Birliği Vatandaşlarının Serbest Dolaşımı konularında uzmanlaşmış dairesi tarafından, R.G. 10860/2024 sayılı dosyada 5 Aralık 2025 tarihinde verilen kararı incelemektedir. Karar, 20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile getirilen ve 50/2023 sayılı Kanun ile değişikliklerle kabul edilen düzenlemeler sonrasında ortaya çıkan hukuki çerçevede tamamlayıcı koruma kurumunu sistematik ve derinlemesine bir biçimde ele almaktadır.

Kararın önemi, yeni yasal düzenleme sonrasında özel ve aile hayatının korunmasına ilişkin açık ölçütlerin, 286/1998 sayılı Yasama Kararnamesi’nin 19. maddesinin 1.1. fıkrasının önceki halinde yer almasına rağmen kaldırılmasının, bu korumanın akıbeti üzerindeki etkisini tartışmasında yatmaktadır.

Kararın tam metni aşağıdaki yayında mevcuttur:
https://www.calameo.com/books/008079775ebab26d3b1ae

2023 Reformu ve Sözleşmesel Korumanın Devamlılığı

Mahkeme, 2023 tarihli yasama müdahalesinin geri göndermeme (refoulement) ilkesinin özüne dokunmadığını ve tamamlayıcı korumanın dayanağı olan özel ve aile hayatının korunmasını ortadan kaldırmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu koruma, anayasal ve uluslararası yükümlülüklere dayanan sübjektif bir hak olarak varlığını sürdürmektedir.

Gerekçede, Göç Hukuku Tek Metni’nin 19. maddesinde yer alan ve aynı metnin 5. maddesinin 6. fıkrasına yapılan atfın hâlen geçerli olduğu vurgulanmaktadır. Bu hüküm, sistemin tamamlayıcı bir kapanış maddesi işlevi görmekte ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden kaynaklanan yükümlülüklerin iç hukuka dâhil edilmesini sağlamaktadır. Bu bağlamda, kanuni olarak tipikleştirilmiş ölçütlerin kaldırılması, korumanın ortadan kalkması anlamına gelmemekte, aksine katı bir düzenlemeden esnek bir hukuki klauzula geçişi ifade etmektedir.

Tamamlayıcı Koruma ve Yargıtay İçtihadının Rolü

Karar, İtalyan Yargıtayı’nın (Corte di cassazione) en güncel içtihatlarıyla bilinçli bir uyum içerisindedir. Bu içtihatlar, tamamlayıcı korumanın yabancının özel ve aile hayatı bakımından da uygulanmaya devam ettiğini ve bunun sıradan yasaların üzerinde yer alan yükümlülüklerin bir sonucu olduğunu teyit etmektedir.

Mahkeme, 2023 reformunun kurumun normatif tipikliğini etkilediğini, ancak temel işlevi olan temel hakların korunmasını zedelemediğini kabul ederek, tamamlayıcı korumanın içeriğinin somut olayda menfaatlerin dengelenmesi yoluyla hâkim tarafından belirlenmesi gerektiğini yeniden vurgulamaktadır.

Özel Hayatın Bir Boyutu Olarak Çalışma Hayatına Entegrasyon

İncelenen olayda tamamlayıcı koruma, başvurucunun ulusal topraklarda kökleşmiş bir özel hayata sahip olduğunun ispatı üzerine tanınmıştır. Mahkeme, başvurucunun mesleki istikrarına ve yasal gelirine merkezi bir önem atfetmiş; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına atıfla, mesleki faaliyetin bireylerin sosyal ve kişisel ilişkilerini geliştirdikleri başlıca alanlardan biri olduğunu belirtmiştir.

Bu doğrultuda çalışma, salt ekonomik bir gösterge olarak değil, AİHS’nin 8. maddesi kapsamında korunan özel hayatın yapısal bir unsuru olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, tamamlayıcı koruma alanındaki Avrupa ve ulusal içtihadın gelişimiyle uyumludur.

Menfaat Dengesi ve Tamamlayıcı Korumanın Sınırları

Karar aynı zamanda tamamlayıcı korumanın otomatik bir hak ya da genel bir ikamet düzenleme aracı olmadığını açıkça ifade etmektedir. Ulusal güvenlik ve kamu düzeni gerekleriyle orantılılık ve makuliyet ilkeleri çerçevesinde bir menfaat dengesi kurulması zorunluluğu devam etmektedir.

Dolayısıyla koruma, yalnızca kabul eden ülkede gerçek ve anlamlı bir kökleşmenin varlığı hâlinde ve üstün nitelikte engelleyici sebepler bulunmadığında söz konusu olmaktadır. Bu durum, kurumun katı ve genişletici olmayan bir anlayışla uygulandığını teyit etmektedir.

Sonuç

Bologna Asliye Mahkemesi’nin 5 Aralık 2025 tarihli kararı, 20/2023 sayılı Kanun Hükmünde Kararname sonrasında tamamlayıcı koruma kurumunun yeniden inşasına önemli bir katkı sunmaktadır. Karar, reformun kurumu içerikten yoksun bırakmadığını, aksine uygulanma tekniğini yeniden tanımladığını ve somut olaya dayalı yargısal değerlendirmeye yeniden merkezi bir rol verdiğini ortaya koymaktadır.

Kararın tam metninin yayımlanmış olması, yargısal uygulama ve doktrinel tartışmalar açısından referans teşkil edebilecek geniş ve sistematik bir gerekçeyi inceleme imkânı sunmaktadır.

Kararın tam metni Calameo’da mevcuttur:
https://www.calameo.com/books/008079775ebab26d3b1ae


Avv. Fabio Loscerbo


domenica 14 dicembre 2025

Uyuşturucu Suçlarına İlişkin Mahkûmiyetler ve Çalışma Amaçlı Oturma İzninin Dönüştürülmesi: Zorunlu Ret Kapsamı

 Uyuşturucu Suçlarına İlişkin Mahkûmiyetler ve Çalışma Amaçlı Oturma İzninin Dönüştürülmesi: Zorunlu Ret Kapsamı

Emilia-Romagna Bölgesel İdare Mahkemesi Birinci Dairesi’nin 2025 yılı 01561 sayılı kararı, Aralık 2025’te verilmiş olup, göç hukukunda merkezi ve hâlen yoğun biçimde tartışılan bir konuyu yeniden ele alma imkânı sunmaktadır: uyuşturucuya ilişkin ceza mahkûmiyetlerinin, ücretli çalışma amacıyla verilen oturma izninin yenilenmesi veya dönüştürülmesi üzerindeki etkisi.

Kararın tam metni aşağıdaki bağlantıda yayımlanmış ve erişime açıktır:
https://www.calameo.com/books/0080797757982a2aef314
Bu karar, yerleşik bir içtihat çizgisi içinde yer almakla birlikte, uygulamaya ilişkin sınırları özellikle açık biçimde ortaya koymakta; otomatik hukuki engel hâlleri ile idarenin sınırlı ve artık nitelikteki takdir alanlarını birbirinden ayırmaktadır.

Uyuşmazlık, aile gerekçesiyle verilmiş bir oturma izninin, ücretli çalışma iznine yenilenmesi ve dönüştürülmesi talebinin Questura tarafından reddedilmesinden doğmuştur. Ret kararı, 1990 tarihli 309 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 73. maddesinin 1-bis fıkrası uyarınca, uyuşturucu maddeleri ticaret amacıyla bulundurma suçundan verilmiş kesinleşmiş bir mahkûmiyete dayandırılmıştır. Savunma tarafı, idarenin uyguladığı otomatik ret yaklaşımını eleştirerek, başvurucunun kişisel, mesleki ve sosyal durumunun bütüncül bir değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini ileri sürmüştür.

İdare Mahkemesi ise öncelikle, somut olaya uygulanacak doğru hukuki çerçeveyi açıklığa kavuşturmuş; AB uzun süreli ikamet iznine ilişkin Göç Kanunu’nun 9. maddesinin uygulanamayacağını belirtmiş ve meseleyi 25 Temmuz 1998 tarihli 286 sayılı Yasama Kararnamesinin 4. maddesinin 3. fıkrası ile 5. maddesi kapsamında değerlendirmiştir. Bu çerçevede, uyuşturucu suçlarına ilişkin ağır nitelikli mahkûmiyetler, çalışma amacıyla oturma izninin verilmesi veya dönüştürülmesi bakımından otomatik bir engel teşkil etmektedir.

Karar, bu tür mahkûmiyetlerin varlığında; cezanın ertelenmiş olmasının, hafifletici nedenlerin tanınmasının ya da suçun üzerinden uzun süre geçmiş olmasının hukuken bir önem taşımadığını vurgulamaktadır. Bu durumlarda idare, geniş bir takdir yetkisine sahip olmayıp, talep edilen oturma iznini reddetmekle hukuken bağlıdır.

Kararın merkezî bir bölümü, bu otomatik mekanizmanın tek istisnasına ayrılmıştır: İtalya’da hukuka uygun biçimde ikamet eden kişilerle fiilî ve güncel aile bağlarının varlığı. Yalnızca gerçek ve somut biçimde kanıtlanmış bir aile birliğinin bulunması hâlinde—salt şekli beyanlarla yetinilmeksizin—Göç Kanunu’nun 5. maddesinin 5. fıkrası uyarınca idare, kamu güvenliği yararı ile aile hayatının korunması arasında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi ışığında bir dengeleme yapmakla yükümlüdür.

İncelenen olayda Mahkeme, bu koşulun gerçekleşmediğini tespit etmiş; fiilî birlikte yaşamın bulunmadığını ve mevcut bir aile çekirdeğinin kanıtlanamadığını özellikle vurgulamıştır. Bu nedenle, ret kararının hukuken zorunlu olduğu sonucuna varılmıştır.

Karar, göç hukukunda toplumsal entegrasyon ile kanundan kaynaklanan otomatik mekanizmalar arasındaki ilişkiye dair daha geniş bir değerlendirmeyi de teşvik etmektedir. Pek çok yabancı, “çekilmiş” ya da zaman bakımından eski bir mahkûmiyetin artık idari statülerini etkilemeyeceğini düşünmektedir. İncelenen karar ise, ücretli çalışma amacıyla verilen oturma izinleri alanında bazı mahkûmiyetlerin, sonradan edinilen mesleki geçmişe veya toplumsal entegrasyon düzeyine bakılmaksızın, aşılması mümkün olmayan hukuki engeller olmaya devam ettiğini göstermektedir.

Bu bakımdan Emilia-Romagna Bölgesel İdare Mahkemesi’nin kararı, yürürlükteki hukukun mevcut durumuna ilişkin açık bir referans noktası oluşturmakta; hukuk uygulayıcılarına, idarenin takdir yetkisinin hangi sınırlar içinde ileri sürülebileceğini ve hangi hâllerde bu yetkinin hukuken dışlandığını net biçimde ortaya koymaktadır.


Kararla bağlantılı podcast’ler


Avv. Fabio Loscerbo

venerdì 12 dicembre 2025

AB Şikâyet Prosedürleri Mercek Altında: Komisyon Belgeleri Bireysel Başvuruların Sınırlarını Nasıl Açıklıyor?

 


AB Şikâyet Prosedürleri Mercek Altında: Komisyon Belgeleri Bireysel Başvuruların Sınırlarını Nasıl Açıklıyor?

Bir Avrupa Birliği üyesi devletin AB hukukunu ihlal ettiğine inanan vatandaşlar veya ikamet eden kişiler, çoğu zaman ilk olarak Avrupa Komisyonu’na resmi bir şikâyet sunmayı düşünür. Ancak bu mekanizmanın gerçek işlevi çoğu zaman yanlış anlaşılır. Aşağıdaki iki resmi belge,
https://www.calameo.com/books/008079775f6fc9e6a4f22
ve
https://www.calameo.com/books/008079775e80c7d70a2b6,
Komisyon’un şikâyetleri gerçekte nasıl değerlendirdiğine ve özellikle hangi durumlarda müdahalede bulunabileceğine dair nadir ve kapsamlı bir bakış sunuyor.

Komisyonun Yetkisi: Bireysel Değil, Sistemik Bir Denetim

İlk belge, https://www.calameo.com/books/008079775f6fc9e6a4f22 bağlantısı üzerinden erişilebilen yazı, bir şikâyetin kaydedilme sürecini ve ön inceleme aşamasının başlangıcını açıklıyor. Bu metin, şikâyet sahiplerini sıklıkla şaşırtan bir ilkeyi vurguluyor: Komisyon bireysel uyuşmazlıkları çözen bir temyiz mercii değildir. Kurumsal görevi, AB hukukunun üye devletler genelinde yeknesak bir şekilde uygulanmasını sağlamaktır. Bu nedenle Komisyonun müdahaleleri sistem odaklıdır ve münferit olaylara yönelik değildir.

Bir şikâyet ciddi bir idari engeli gösterse bile Komisyon, yalnızca sorunun tekrarlanan ve yapısal bir nitelik taşıdığına dair güçlü kanıtlar olduğunda süreçte ilerler. Rolü, tek seferlik olayları çözmek değil, ulusal idarelerde daha geniş ve sürekli bir sorun olduğunu gösteren yapısal aksaklıkları ele almaktır.

Neden Çoğu Şikâyet Resmî Bir Sürece Dönüşmez?

İkinci belge, https://www.calameo.com/books/008079775e80c7d70a2b6 bağlantısında yayımlanan metin, bir şikâyetin ilerleyebilmesi için gerekli eşik kriterlerini açıklıyor. Komisyon, ara sıra yaşanan gecikmelerin, münferit hataların veya geçici teknik sorunların AB müdahalesini gerektiren bir ihlal oluşturmadığını açıkça belirtiyor. Bunun yerine, süreklilik gösteren, genel nitelik taşıyan ve sistem üzerinde etkisi olan uygulamaların varlığı aranıyor.

Bu nedenle birçok şikâyet, gerçeklere dayanıyor olsa bile, ihlal prosedürüne dönüşmez. AB hukukuna göre, bireysel uyuşmazlıkların çözümü öncelikle ulusal mahkemelere ve idari makamlara aittir; çünkü doğrudan ve kişisel çözümleri sağlayabilecek organlar onlardır.

Ön Kapatma Mektubu: İdari Sürecin Temel Bir Aşaması

Komisyon, sistemik bir ihlal olduğuna dair yeterli kanıt görmediğinde şikâyet sahibine bir “ön kapatma mektubu” gönderir. Bu mektup kesin bir ret değildir; ek bilgi veya açıklama sunulması için bir davettir. Ancak yeni unsurlar, daha geniş bir uyumsuzluk modeline işaret ederse Komisyon değerlendirmesini yeniden gözden geçirebilir.

Calameo’da yayımlanan belgeler, bu adımın şeffaflığı güvence altına aldığını ve şikâyet mekanizmasının ulusal yargı yollarının yerine kullanılmasını engellediğini açıkça gösteriyor.

Göç ve İdari İşlemlere Erişim: Bireysel Vakalar Her Zaman Yapısal Sorun Göstermez

Göç ve iltica gibi hassas alanlarda, idari prosedürlere erişimde güçlükler sık görülür. Ancak bu tür zorluklar, bir meselenin otomatik olarak AB düzeyine taşınması anlamına gelmez. Komisyon, bu engellerin birden fazla bölgede veya kurumda yaygın ve kalıcı bir nitelik göstermesi hâlinde müdahale eder.

Buna rağmen şikâyet mekanizması önemlidir, çünkü Kuruma ortaya çıkan eğilimler hakkında uyarıda bulunur. Üye devletin farklı bölgelerinden gelen çok sayıda benzer başvuru, zaman içinde daha derin yapısal sorunların göstergesi olabilir.

AB Şikâyet Sisteminin Gerçek Amacı

Aşağıdaki belgeler:
https://www.calameo.com/books/008079775f6fc9e6a4f22
ve
https://www.calameo.com/books/008079775e80c7d70a2b6,
AB’nin şikâyet prosedürünün doğasını ve sınırlarını açıkça gözler önüne seriyor. Bu mekanizma, bireysel sorunları derhal çözen bir yol değil; şeffaflık ve denetim aracıdır. Amacı, AB hukukunun bütünlüğünü tehdit eden yapısal ihlalleri tespit etmek ve ele almaktır.

Karmaşık idari sistemlerle uğraşan avukatlar, politika yapıcılar ve vatandaşlar için bu farkı anlamak hayati önem taşır. Komisyon genel çerçeveyi korur; bireysel uyuşmazlıkların çözümü ise ulusal makamların sorumluluğundadır. Bu ikili yapıyı kavramak, AB’nin çok katmanlı koruma modelinde etkili hukuki stratejiler geliştirmek için temel bir gerekliliktir.


Avv. Fabio Loscerbo

Tamamlayıcı Koruma ve Uyum Testi: 4 Aralık 2025 tarihli Floransa Mahkemesi Kararına Dair Bir Değerlendirme

 Tamamlayıcı Koruma ve Uyum Testi: 4 Aralık 2025 tarihli Floransa Mahkemesi Kararına Dair Bir Değerlendirme

Floransa Mahkemesi’nin 4 Aralık 2025 tarihli kararı (R.G. 12055/2024), İtalya’da tamamlayıcı korumanın kapsamı ve işlevine ilişkin süregelen tartışmaya önemli bir katkı sunmaktadır. Özellikle 2023 tarihli 20 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile yapılan değişikliklerden sonra, karar anayasal güvencelere ve uluslararası yükümlülüklere sıkı sıkıya bağlı bir yargısal yaklaşımın devam ettiğini ortaya koymaktadır.
Kararın tam metni şu bağlantı üzerinden incelenebilir: https://www.calameo.com/books/008079775a54122e54b1f

Mahkeme, uluslararası koruma talebi Bölgesel Komisyon tarafından reddedilen bir Fas vatandaşıyla ilgili dosyayı değerlendirmiştir. İdari ret kararına rağmen, mahkeme hukuki çerçeveyi titizlikle yeniden kurmuş ve Göç Yasası’nın 19. maddesinin özünün değişmediğini vurgulamıştır: İtalya, bir kişinin işkence veya insanlık dışı muamele riski altında olduğu bir ülkeye geri gönderilmesine izin veremez; ayrıca bir geri gönderme anayasal ya da uluslararası yükümlülükleri ihlal ediyorsa, bu işlem gerçekleştirilemez.

Karardan açıkça anlaşılmaktadır ki, 2023’te bazı hükümlerin yürürlükten kaldırılmasına rağmen tamamlayıcı koruma, niteliği gereği hâlâ anayasal bir güvenlik mekanizmasıdır. Mahkeme, özellikle 2018, 2019 ve 2021 yıllarında Yargıtay tarafından geliştirilen içtihatlara atıf yaparak, kişinin İtalya’daki uyumu ile menşe ülkesindeki yaşam koşulları arasındaki karşılaştırmanın önemini yeniden teyit etmektedir.

Somut olayda mahkeme, güçlü sosyal ve ekonomik uyum kanıtları tespit etmiştir: süregelen istihdam, belirsiz süreli iş sözleşmesi, istikrarlı konut, İtalyanca dil yeterliğinde ilerleme ve İtalya’da uzun vadeli bir yaşam kurma iradesi. Bunlar yalnızca biçimsel göstergeler değil, aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi kapsamında korunan özel ve aile hayatının somut unsurlarıdır.

Mahkeme, zorla geri gönderme hâlinde başvurucunun yaşam koşullarında ciddi bir kötüleşme yaşanacağını, özellikle Fas’taki ailevi ve sosyal bağların zayıflamış olması sebebiyle bunun daha da ağırlaşacağını belirtmektedir. Bu belirgin risk, kişinin İtalya’da ulaştığı uyum düzeyi ile birlikte değerlendirildiğinde anayasal sınırları harekete geçirmekte ve tamamlayıcı korumanın verilmesini zorunlu kılmaktadır.

Kararda ayrıca önemli bir pratik ilke vurgulanmaktadır: bir geri gönderme anayasal veya uluslararası yükümlülükleri ihlal edecekse, özel koruma amaçlı oturma izninin verilmesi idarenin takdirinde değildir, zorunludur. Kamu düzeni veya ulusal güvenlik açısından herhangi bir tehdit bulunmadığından, başvurucunun uyum düzeyi kararın merkezine yerleşmiştir.

Avukatlar ve politika yapıcılar açısından Floransa kararı, tamamlayıcı korumanın İtalyan hukuk sisteminde hâlen temel bir araç olduğunu hatırlatmaktadır. Bu koruma biçimi, hızlı yasama müdahaleleriyle daraltılamaz. Bölgesel Komisyonların, soyut ya da şablon değerlendirmeler yerine gerçek ve bireyselleştirilmiş bir karşılaştırma yapması gerekmektedir.

Daha geniş bir çerçevede, karar sık değişen bir alanda daha tutarlı bir içtihat oluşumuna katkı sağlamakta ve İtalya’da istikrarlı, yasal ve anlamlı bir yaşam kurmuş kişilerle ilgili idari ve yargısal kararları yönlendirecek kriterleri somutlaştırmaktadır.

Kararın tam metnine buradan ulaşılabilir:
https://www.calameo.com/books/008079775a54122e54b1f

Avv. Fabio Loscerbo

venerdì 5 dicembre 2025

KONU: Serbest çalışma ikamet izninin reddi, yasal koşullar ve sosyal tehlikelilik değerlendirmesi – TAR Puglia, Lecce’nin 19 Kasım 2025 tarihli (28 Kasım 2025’te yayımlanan) kararına akademik not

 KONU: Serbest çalışma ikamet izninin reddi, yasal koşullar ve sosyal tehlikelilik değerlendirmesi – TAR Puglia, Lecce’nin 19 Kasım 2025 tarihli (28 Kasım 2025’te yayımlanan) kararına akademik not

Özet
Puglia Bölgesel İdare Mahkemesi (TAR) – Lecce Dairesi tarafından verilen ve 28 Kasım 2025’te yayımlanan karar, serbest çalışma amacıyla verilen ikamet izninin düzenlenmesi ve yenilenmesine ilişkin yasal koşulların yapısını, ayrıca bu koşullar ile yabancının sosyal tehlikelilik değerlendirmesi arasındaki ilişkiyi analiz etmek için önemli bir imkân sunmaktadır. Karar, İtalya’nın Göç Kanunu’nda öngörülen şartların titiz biçimde uygulanmasına ve kamu düzeninin korunması yönünde kamu güvenliği makamlarına tanınan yetkilere dayanan sıkı bir yorum yaklaşımı çerçevesine oturmaktadır.

1. Normatif çerçeve
25 Temmuz 1998 tarihli ve 286 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 5/5 maddesi, giriş ve ikamet koşullarının eksikliği hâlinde ikamet izninin reddi, iptali veya yenilenmemesini düzenler. Aynı Kararnamenin 26/3 maddesi ise serbest çalışma ikamet izni için özel şartları belirler: uygun konut ve sağlık gideri muafiyet eşiğini aşan yasal bir yıllık gelir.

TAR Lecce, bu koşulların objektif ve maddi nitelikte olduğunu, esnek yorumlara veya gelecekteki olasılıklara dayalı telafilere izin vermediğini vurgular. Gelir ve konut şartlarının karar anında kanıtlanması gerekmektedir; geleceğe yönelik beklentilerin hukuki değeri bulunmamaktadır.

2. Delil değerlendirmesi: gelir, konut ve beyanların güvenilirliği
Somut olayda idare, son yıllara ait gelir beyannamelerinin mevcut olmadığını —yalnızca çok eski tarihlere ait düşük miktarlı beyannameler bulunduğunu— ve başvuranın gerçek bir konuta sahip olduğunu gösteren hiçbir belgenin sunulmadığını tespit etmiştir. Başvuran, bildirdiği adreste bulunamadığı gibi herhangi bir destekleyici belge de sunmamıştır. TAR, bu nedenle ret kararını hukuka uygun bulmuştur.

Mahkeme, yerleşik bir ilkeyi yeniden teyit eder: ispat yükü tamamen başvuru sahibine aittir ve bu ispat somut belgelerle (sözleşmeler, fatura kayıtları, tapu vb.) yapılmalıdır; basit beyanlar yeterli değildir. Bu tür belgelerin yokluğu “düzeltilebilir bir usulî eksiklik” değil, kanunun aradığı maddi koşulun yokluğu olarak değerlendirilir.

3. Sosyal tehlikelilik değerlendirmesi ve adli sicil kayıtlarının rolü
Kararın temel unsurlarından biri, idarenin henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyetle sonuçlanmamış ceza soruşturmalarını veya polis kayıtlarını dikkate alma yetkisinin bulunduğunun açıkça ifade edilmesidir; yeter ki söz konusu unsurlar kamu düzeni açısından potansiyel risk içeren bir davranış örüntüsü ortaya koysun.

Bu olayda, mülk, kişi ve kamu otoritesine karşı işlenen çeşitli suçlara ilişkin çok sayıda gözaltı ve mahkûmiyet, idarenin olumsuz değerlendirmesini desteklemiştir. TAR, bu değerlendirmenin otomatik olmadığını; başvuranın genel davranışının bütünsel ve orantılı bir analizine dayandığını vurgular.

4. Aile bağları: sınır mı, tamamlayıcı bir kriter mi?
5/5 maddenin son paragrafı, İtalya’da hâlihazırda ikamet eden yabancının aile bağlarının niteliği ve etkinliğinin dikkate alınmasını öngörür. Bununla birlikte TAR, bu bağların ikamet izninin yenilenmesi bakımından koşulsuz bir hak oluşturmadığını, özellikle de birlikte yaşam veya istikrarlı ve belgelenmiş bir ilişki bulunmadığında bunun geçerli olmadığını açıklar.

Somut olayda başvuran, İtalyan vatandaşı bir çocuğun babası olmasına rağmen onunla birlikte yaşamamakta ve sürekli bir ilişkiyi kanıtlayan belge sunmamaktadır. Mahkeme, Danıştay’ın yerleşik içtihadına atıf yaparak, ancak çocuğun somut ve ciddi bir tehlike altında bulunduğu olağanüstü hâllerin kamu düzeni gereklerinin önüne geçebileceğini belirtir.

5. Sonuç
Bu karar, serbest çalışma ikamet izninin doğası gereği başvuranın ekonomik ve konut açısından istikrarlı bir durum içinde olmasını zorunlu kılan sıkı bir yaklaşımı güçlendirmektedir. Aynı zamanda, kesinleşmiş mahkûmiyet olmasa dahi mevcut delillerin yeterli olduğu durumlarda idarenin kamu düzeni değerlendirmesi yapma yetkisinin önemini vurgular.

Karar ayrıca idari gerekçelendirme yükümlülüğünün önemine dikkat çeker: itiraz edilen işlem, incelenen olguları, uygulanan normları ve izlenen akıl yürütmeyi açık biçimde ortaya koymuş, böylece idarenin şeffaf bir şekilde hareket ettiğini göstermiştir.

Bu hüküm, serbest çalışma ikamet iznini sıkı maddi koşullara ve başvuranın davranışının kapsamlı değerlendirilmesine dayalı bir kurum olarak gören istikrarlı bir yorumsal çerçevenin oluşmasına katkı sağlamaktadır; bu çerçeve kamu düzeni ile bireysel haklar arasında bir denge kurmayı amaçlamaktadır.

Çalışma izninin reddi: Yabancı işçi itiraz hakkına sahip değildir İtalyan mahkemesinden, çalışma temelli göç prosedürlerinde kimin dava açabileceğine dair netlik

  Çalışma izninin reddi: Yabancı işçi itiraz hakkına sahip değildir İtalyan mahkemesinden, çalışma temelli göç prosedürlerinde kimin dava aç...